NATO ve CIA’in “Kanli” Gizli Ordulari

26-Ağu-08

 

 

NATO ve CIA’in “Kanlı” Gizli Orduları

“Türkiye’de Adnan Menderes’in idamından,1980 darbesinin tezgâhlanmasından ve 1971 ‘kardeş kavgasından’ sorumlu” “gizli orduların” İtalya’daki kirli oyunları…

 

GLADİO OPERASYONU: CIA’in “STAY BEHIND” GİZLİ ORDULARI AĞI

Aldo Moro’nun “Kurban Edilişi”

Andrew Marshall*

CIA, NATO aracılığıyla ve Batı Avrupalı çeşitli istihbarat birimleriyle çalışarak onlarca yıl Batı Avrupa’daki düzinelerce terör vahşetinden sorumlu stay behind**  “gizli ordular” ağı kurdu. Bu rapor en iyi belgelendiği için İtalya’daki stay behind ordusuyla sınırlıdır. Kod Adı Gladio yani “Kılıç”.

 

KISA BAKIŞ

 “Stay Behind” Ordularının Amacı

1950’lerin başlarında, Birleşik Devletler, Batı Avrupa’da “Stay Behind” gönüllü ağlarını eğitmeye başladı ki böylece Sovyet işgali vuku bulduğunda, “istihbarat toplayıp, kaçış yolları açıp ve direniş hareketleri oluşturulabilecekti”. CIA, NATO komitesinin koordinasyonu altında Batılı askeri istihbarat birimleriyle dirsek temasında çalışacak bu grupları finanse etti ve danışmanlığını yaptı. 1990’da, İtalyan ve Belçikaları müfettişler, bu “stay behind orduları” ve Batı Avrupa’da 20 yıllık dönemdeki terör olaylarıyla arasındaki ilişkiyi araştırmaya başladı. [1]

(more…)

AKP Ergenekon ile pazarlik mi yapti?

06-Ağu-08

AKP Ergenekon ile pazarlık mı yaptı?

 
Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’nin kapatılmamasına yönelik kararı daha uzunca bir süre tartışılacağa benziyor. Bu açıdan çeşitli kesimlerin kendi ideolojik duruşlarına göre yorumlar yapacağı ve yargı mekanizmasına karşı yeni tutumlar geliştireceği farklı bir sürece girme ihtimalimiz hayli yüksek.
 
Bunun ilk işaretini Cumhuriyet Halk Partisi İzmir milletvekili Canan Arıtman vermiş durumda.
 
Arıtman, Anayasa Mahkemesi’nin kararı hakkındaki görüşleri sorulduğunda, yaşadığı büyük hayal kırıklığı ve kızgınlığı şu sözlerle ifade etmiş: “Bundan sonra Türkiye’de yargının rejimin teminatı olup olmayacağı konusunda bende bir soru işareti oluştu. Kişisel görüşüm, Anayasa bir kere delindi. Bundan sonra delik deşik bir Anayasa ve delik deşik Anayasa Mahkemesi olur”.
 
Arıtman bu değerlendirmesiyle pek çok ulusalcının hislerine tercüman olmuş gibi görünüyor. Zira yüksek yargı ulusalcılar tarafından her zaman laikliğin yılmaz kalelerinden biri olarak kabul edilmekteydi. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin son birkaç yıl içerisinde verdiği kararlar, mahkemenin ne denli siyasallaşmış bir kalıba büründüğünü ve kanunların hukuka değil, Kemalizm’e uygunluğunu denetler bir hale geldiğini tüm netliğiyle gözler önüne sermişti.
 
Beklenmeyen Gelişme
Tüm bunların ışığında, bu davanın kapatılmayla sonuçlanmaması için hiçbir neden de görünmemekteydi. Nitekim iddianamenin sunulması sonrası, raportör Osman Can’ın davanın reddine ilişkin görüşüne karşın mahkeme dosyayı işleme almakta fazla tereddüt göstermemişti. Üstelik Anayasa’ya göre ancak vatana ihanet suçuyla yargılanması söz konusu olan cumhurbaşkanının da sekize karşı üç oy çokluğuyla davaya dâhil edilmesi uygun bulunmuştu.

(more…)

Türk Birliğinin Vakti Gelmedi mi?

06-Ağu-08

TürkBirDev’in hazırladığı bu vidyoyu izlemenizi tavsiye ederim

Türk Birliği Devleti

Türkbükü’nün siyasete etkisi

04-Ağu-08

Türkbükü’nün siyasete etkisi

Siyasetten sıkıldık ama her şeyi de siyaset gözlüğü ile görüyoruz ne yazık ki!
Rezillikleri bile.
Bodrum’un Türkbükü beldesi son yıllarda hayli moda.
Türkbükü’ne ilk gittiğimde yolu bile yoktu.
Bir kaç bakkal.
Bir iki salaş balıkçı.
Gölköylüler kışın Türkbükü’nde yaşarlardı, yaz aylarında daha serin diye Gölköy’e geçerlerdi.
Ne otel vardı ne de başka bir şey.
Bir kaç bohemin evi dışında tam bir köydü.
Galiba ilk olarak Ship a Hoy açıldı.
Onun bile pek müşterisi yoktu.
Sonrasında yıllar önce İstanbul’u bırakıp Bodrum’a yerleşen dostum Emre Kunt, Çavuş’un arazilerine evler yapıp satmaya başladı.
Evler üç otuza satılıyordu.
Ardından Atilla Uras Palmira diye bir otel yaptı. Maki Otel açıldı.
Sonra Emre Kunt’un yaptığı evlerden birini Akın Öngör, bir diğerini Fatih Terim aldı.
Maça Kızı bir otele dönüştü.
Ve Türkbükü patladı.
Bodrum’un en sakin, en sessiz köyü birdenbire en gürültülü, en çekilmez yeri haline geldi.
Ve rezalet başladı.
Kıçını başını gösterip popüler olmak isteyen şöhret adayları, sosyete güzelleri ya da güzel zannedilenleri, bunların peşinde koşan ya da bunlarla beraber dolaşan cebi dolu kafası boş veletler, kart zamparalar alayı Türkbükü’ne yığıldı.
Türkbükü, iskelelerde sergilenen bir “Et yığınına” dönüştü.
Bir St Tropez olabilecekken, bir batakhaneye dönüştü. Ve artık utanç verici bir yer haline geldi.


Geçen hafta gazetelerde yine boy boy Türkbükü haberleri.
İğrenç.
Evli barklı kadınlar, kocalarının yanında akla hayale gelebilecek en çirkin pozları vermişler magazin kameralarına.
Utanma, ar kalmamış.
Botoks ve estetikten yaratanın bile tanımayıp geri çevireceği hale gelmiş annem yaşında kadınların yanında gencecik, kaslı erkekler.
Kıçının kılı ağarmış kart zamparaların yanında 20’sinde gencecik kızlar.


“Sana ne?” diyeceksiniz.
Doğru! Bana ne?
Zaten sözüm onlara değil.
Sözüm biz gazetecilere.
Ne halt etmeye bunları her gün gazetelerde sayfa sayfa, televizyonlarda saat saat yayınlıyoruz.
Türkiye’yi bunlar bitiriyor.
Küçük bir azınlık olan bu tipler yayınlandıkça Türkiye bölünüyor.
Sanki ya muhafazakâr ve İslamcı olacaksın, ya da bunlardan olacaksın gibi bir hava oluşuyor.
Abartıyorum mu zannediyorsunuz.
Hayır, hiç abartmıyorum.


Hürriyet’in Gala, Sabah’ın Şamdan eklerini vermeye başlamasından ve televizyonların her gece magazin programları yayınlamasından sonra Refah’ın ve onu takip eden benzer partilerin oylarındaki artışa bakın.
Abartıyor muyum, yoksa haklı mıyım ondan sonra karar verin.

 
Fatih Altaylı

Tayyip Erdoğan tiranlaşacak mı?

04-Ağu-08

Tayyip Erdoğan tiranlaşacak mı?

DENİZ Baykal mutsuz, Hüsamettin Cindoruk öfkeli, Sabih Kanadoğlu şaşkın, Vural Savaş kontrolsüz, Türkan Saylan umutsuz, Canan Arıtman taşkın, Yekta Güngör Özden karamsar, “Ergenekon sanıkları” yılgındır…

Buna mukabil…

Köksal Toptan rahat, Tayyip Erdoğan muzaffer, Abdullah Gül mütebessim, Fethullah Gülen maddi ve manevi olarak müsterih, Nazlı Ilıcak mağrur, iş dünyası gizliden gizliye iyimser, AKP milletvekilleri “çak” yapmaktadır…

Tablo budur…

Sonuç olarak:

Laikler yenilmiş, Tayyip Erdoğan büyük bir zafer kazanmıştır…

“Kapatmama kararı”nın matematiğine gizlenen, “laiklerin ağzına bir parmak bal çalma” durumu, sonucu asla değiştirmez…

Yani…

“Çok ciddi uyarı aldılar”, “Mahkeme AKP’nin laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğunu tescil etti” ya da “Bundan böyle daha dikkatli olmak zorundalar” cümlelerinin, tartışmalarda laik kesime argüman olmanın ötesinde hiçbir karşılığı yoktur…

O halde vakit kaybetmeyelim ve sorulması gereken soruyu soralım:

“Bu zaferin ardından nasıl bir Tayyip Erdoğan portresi çıkacak?”

“Tiranlaşma temayülü” artarak sürecek mi?

“Firavunlaşma ihtimali” giderek yükselecek mi?

“Putinleşme sendromu” daha fazla nüksedecek mi?

* * *

Tabloya bakalım:

“İkinci adam” Çankaya’ya gönderilmiş…

“Üçüncü adam” Manisa’da kabuğuna çekilmiş…

“Dördüncü adam” başarısız bir başkaldırıya girişerek diskalifiye olmuş…

“Arıza çıkarma potansiyeli” taşıyan bütün isimlerin kelleleri gitmiş…

“Birinci halka”, sadece emir ve talimatları uygular halde.

“İkinci halka” ise “Sen Allah’ın lütfusun” tarzında cümlelerle iyiden iyiye mürit psikolojisine kapılmış…

Erdoğan’a parti içinde bırakın “Ey Tayyip! Yanlış yaparsan seni kılıcımızla düzeltiriz” diyebilecek babayiğitleri, “gık”ını çıkaracak bir Allah’ın kulu bile kalmamış…

Bir “Akşemsettin” yok, bir “Molla Gürani” yok…

Oğullarından birinin “Mağrur olma” uyarısı da olmasa…

Erdoğan’a “Ey oğul… Bundan böyle…” diye başlayan Şeyh Edebali öğütlerini anımsatacak adam kalmamış…

Devam edelim:

Anayasa Mahkemesi tehdidi sona ermiş…

Rektör değişimleriyle YÖK’ün “hükümet karşıtı eylemlerin odağı” olma durumu büsbütün ortadan kalkmış…

Askerin müdahil olma ihtimalinin sıfır olduğu dost düşman herkesin kafasına dank etmiş…

“Rakip” desen yok… En esaslı rakip “Parti kapatılsın / Tayyip yasaklansın” beklentisinin arkasına saklandığından şimdi düş kırıklığı içinde debeleniyor.

Ortalığı karıştırıp “darbe ortamı” yaratacak başıbozukların bir kısmı kodese tıkılmış…

Geri kalanlar ise “kodese tıkılma” tehdidi altında…

Ayrıca…

Artık bir yandaş medya var…

Bir yazar Tayyip’e çaktı mı üstüne çullanacak en az on adet yandaş yazar var…

* * *

Kısacası…

Memleket Tayyip Erdoğan açısından öyle bir gül bahçesine dönmüştür ki…

Bir tanecik bile “diken” kalmamıştır…

Tiranları doğuran…

Firavunları ortaya çıkaran…

Putin’i Putin yapan…

Koşullardır bunlar…

Nefis sahibi bir insan olarak Tayyip Erdoğan’ın bu koşullar altında tiranlaşmaması çok zordur…

“Firavunlaşma temayülü”ne karşı tek başına direnebilmesi için müthiş bir efor sarf etmesi gerekir…

Yani…

Erdoğan çok zorlu, çok çetin bir “büyük cihat” imtihanıyla karşı karşıyadır…

Ben bu saatten sonra kendisine bu konuda elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım…

Ahmet Taşgetiren Abi, Ali Bulaç Üstat, Nazlı Hanımefendi, Hayrettin Hocam, Fehmi Bey, Gülay Abla…

Bence siz de bir omuz verseniz çok iyi olur…

 

Ahmet Hakan

Hürriyet

Sahipsiz binanın yeni sahibi

04-Ağu-08

Sahipsiz binanın yeni sahibi

 

Rasputin, Çar “Vatandaşlarımıza oturacak evler yapın” deyince Rasputin St Peterburg’a müthiş şık görünen bir dizi bina yaptırmış.
Ancak binalardan sadece biri gerçek, diğerleri ise sadece ön cepheden ibaretmiş.
Çar açılışı yapmaya geldiğinde gerçek olan bina gezdirilmiş. Diğerlerinin önünden geçilirken Çar evlerden birinin daha kapısını açmış ve arkada uzanan araziyi görmüş.
Çar öfkelenince Rasputin “O kapıyı açmamanız gerekiyordu. Bazı kapılar açılmak için yapılmamıştır” yanıtını vermiş.

Türkiye Cumhuriyeti’nde de işte böyle kapılar vardı.
Açılmamak üzere yapılmış.
Önde müthiş bir bina. Arkasında ne olduğunu kimse bilmiyor ama çok büyük yapı olduğunu düşünüyordu.
O bina “Devlet” denilen bir binaydı ve kapılarını şimdiye dek kimse açmadı.

Türkiye’yi yöneten siyasiler o binanın içinde ne olduğunu hiç bilmediler ama hep o binaya önem vehmettiler.
Türkiye Cumhuriyeti’nde o kapılar hiç açılmadı.
Ta ki, Recep Tayyip Erdoğan Başbakan oluncaya kadar.
Önceleri o da o binanın kapılarını açmadı.
Bir kaç kez kapıya kadar gelip döndü.
Çevreden gelen “Sakın açma” uyarılarına kulak verdi.
Fakat sonunda belki de çocukça bir merakla kapıya uzandı.
Çünkü binanın etrafında dolaştıkça içinde kimse olmadığına dair bir izlenime kapılmaya başlamıştı.
Belki kendi açtı, belki kapı esen bir rüzgârla açıldı bilmiyorum.
Ama Tayyip Erdoğan o binanın içinde kimse kalmadığını, herkesin kendi işlerini görmek için dışarı çıktığını, binanın çökmek üzere olduğunu, her tarafının çürüdüğünü, zaten büyük bir bölümünün de betondan değil çürümüş tahtalardan, duvarlarının kartondan yapıldığını gördü.
Elini duvara dayıyor eli içeri giriyordu.
Tayyip Erdoğan artık o binanın sahibidir.
İçi boşalmış, çürümüş, sahipsiz kalmış, bekçisinin bile terk ettiği binanın yeni sahibi.

Şimdi o binayı yineden yapmak, güçlendirmek Tayyip Erdoğan’ın işidir.
Nasıl bir bina yapacağını, binayı onarmayı mı yoksa yıkıp yeniden farklı bir mimariyle yapmayı mı tercih edeceğini göreceğiz.
Yapılacak binada herkese yer verip vermeyeceğini, binayı hangi renge boyayacağını izleyeceğiz.
Umarız işini iyi yapar.
Sağduyulu, iyi niyetli seslere kulak verir.

 

Fatih Altaylı

Çok iyi oldu…

31-Tem-08

Çok iyi oldu

ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın “AKP kapatılmamıştır” açıklamasının ardından “Çok iyi oldu” dedim…

Çok iyi oldu, çünkü…
Miadını henüz doldurmamış bir siyasi harekete, dışarıdan yapay ve zorlama bir müdahaleyle bir “hayat öpücüğü” şansı daha verilecekti…
Verilmedi…

Çok iyi oldu, çünkü…
Demokrasilerde siyasi hesaplaşmaların yeri mahkemeler değil, sandıktır…
Bu vurgulanmış oldu…

Çok iyi oldu, çünkü…
Demokrasilerde şiddete başvurmamış partilerin kapatılmaması Türk demokrasisini geri götürecekti…
Öyle olmadı…

Çok iyi oldu, çünkü…
Tayyip Erdoğan’a bir kez daha “mazlumu oynama” hakkı tanınacaktı…
Tanınmadı…

Çok iyi oldu, çünkü…
AKP ile Refah Partisi arasında bir fark vardı…
Fark ortaya konmuş oldu…

Çok iyi oldu, çünkü…
Karar, Tayyip Erdoğan’ın tiranlaşmasına engel olacak türden bir uyarıyı da kapsıyor…

Ahmet Hakan

Hürriyet

Eniştenin evinde

31-Tem-08

Eniştenin evinde

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan, Ankara’nın yükselen semti Çukurambar’da Mehmet Tekelioğlu’nun evinde buluşup, beş saat görüşmüşler…

Ne görüşmüşler?
İsmail Türüt’ün “Plan yapmayın plan” şeklindeki tarihi çağrısının aksine plan falan mı yapmışlar?
Hasret mi gidermişler?
AKP Grup Başkanvekili İrfan Gündüz’ün deyişiyle “Yenge Hanım pek güzel mantı yapar… Mantı yemişlerdir” durumu mu söz konusu?
Bilmiyorum, bilemiyorum…
Ama bildiğim bir şey var…
İster “Yenge Hanım”ın meşhur mantısından yiyip geyik çevirmiş olsunlar…
İster bir gelecek tasarımı yapmış olsunlar…
Mevzu ne olursa olsun…
Ortada…
Hem bir “ciddiyet sorunu” var, hem de bir “ağır ihlal”…
Nasıl mı? Anlatayım:

Gelin, öncelikle “ev sahibi”ni tanıyalım…
Kimdir Mehmet Tekelioğlu?
BİR: Abdullah Gül’ün halasının oğlu…
İKİ: Abdullah Gül’ün kız kardeşinin eşi… Yani eniştesi…
ÜÇ: Abdullah Gül’ün dava arkadaşı… Yani kankası…
DÖRT: AKP’nin kurucular kurulu üyesi…
BEŞ: AKP Milletvekili…

Evinde buluşulan ismin özelliklerine bakar mısınız?
Sadece “hala oğlu” ya da “enişte” sıfatlarını taşıyan birinin evinde, Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın zirve yapması durumunda bir ciddiyet sorunundan söz edebiliriz…
Ama gelin görün ki…
Evinde buluşulan kişi, “hala oğlu” ya da “enişte” sıfatlarının dışında “AKP kurucusu” ve “AKP milletvekili” sıfatlarını da taşıyor…
Yani ortada sadece “ciddiyet” sorunu yok…
“Tarafsızlığın çok ağır ihlali” de var…

Sanırım bugünlerde Tayyip Erdoğan’ın etrafında “çıplak” ya da “örtük” herhangi bir “uyarıcı” kalmadı…
Herhangi birinin “Yanlış yaparsan seni kılıcımla düzeltirim ey Tayyip” falan deme şansı da sıfırdır…
Dolayısıyla…
Tayyip Erdoğan’a bir şeyler anlatmaya kalkışmayacağım…

Ama sanırım Abdullah Gül’ün bir tarafı hálá uyarıya açık…
O halde buradan kendisine seslenelim:
“Sayın Gül… Siz artık cumhurbaşkanısınız… O makam ne yazık ki biraz fazla ciddiyet istiyor… Buna uyum sağlamalısınız… Ayrıca siz artık cumhurun başısınız… AKP’nin ikinci adamı olduğunuz günler geride kaldı… Dolayısıyla Başbakan’a ’Gel bizim hala oğlunun evinde buluşalım, mantı falan yeriz’ diye teklifte bulunamazsınız…”


Zirve yapmak için en iyi beş mekan

BİR: Avukat Münci İnci’nin Hadımköy’deki iki katlı şahane yazlığı… “Yakın yerler” kapsamında değerlendirilebilecek bu kasıntısız mekanda, sır tutmasını bilen Münci Bey’in geleneksel Türk misafirperverliğinin en güzel örneğini sunacağından kuşku duyulmasın… Fonda çalacak “Etek sarı sen etekten sarısın” türküsü de bonus olacaktır…

İKİ: Konya’da makine mühendisi Mehmet İncili’nin evi… Ama perhiz bozulacak… Çünkü Konya’ya özgü “bamya çorbası” ile başlayıp etli ekmekle bitecek nefis bir ziyafet söz konusu… Ayrıca Mehmet İncili gibi “beklentisiz”, “ihtirassız”, “caka satmayan” bir dava adamının, ev sahipliğini istismar etme olasılığı da sıfırdır…

ÜÇ: İrfan Gündüz Hoca’nın Ankara’daki fakirhanesi… İrfan Gündüz’ün bir ilahiyat hocası olması, olaya bir “Molla Gürani” efekti katar… Hele bir de “Yenge Hanım”, Kayseri’ye özgü fırınağzı adlı yemeği güzel yapıyorsa, zirvenin enerjisi mükemmel olur…

DÖRT: Nevzat Yalçıntaş Hoca’nın Çatalca’daki çiftliği… Osmanlı Beyliği dönemindeki mimari ve sanat anlayışıyla uyumlu çiftlikte, Ertuğrul Gazi ile Emir Sultan yad edilir… Ayrıca Nevzat Hoca’nın da gönlü alınmış olur…

BEŞ: Memecanlar’ın İstiklal Caddesi’ndeki Galatasaray Lisesi’nin bahçesine bakan minimal anlayışa uygun bir şekilde dekore edilmiş alafranga evleri… Bu mekanın iki tür avantajı olur: Hem “Bunlar da çok alaturka canım” diyenlere hafiften hadleri bildirilir, hem de Salih Memecan’ın “Çizgilerle bizim evdeki zirve” başlıklı bant karikatürüne mevzu çıkar.

 

Ahmet Hakan

Hürriyet